Diyette soslu makarna yenir mi ?

Sarp

New member
Diyette Soslu Makarna Yenilir mi? Bir Tabak Makarnanın Peşinden Giden Hikâye

Diyette Soslu Makarna Yenilir mi? Bir Tabak Makarnanın Peşinden Giden Hikâye

Geçen ay başımdan geçen küçük bir olayı paylaşmak istiyorum. Küçük diyorum ama aslında benim için diyet konusunda yıllardır taşıdığım bazı düşünceleri değiştirecek kadar büyüktü.

Akşam saat sekiz buçuk civarıydı. İşten çıkmış, eve geldiğimde buzdolabını açmıştım. İçeride yarım paket domates püresi, biraz yoğurt, birkaç sebze ve sabah aceleyle pişirdiğim makarnadan kalan bir miktar vardı.

Tam makarnaya uzanmıştım ki telefondan arkadaşım Mert aradı.

“Diyette değil miydin sen?” dedi.

“Diyetteyim zaten.”

“E o zaman makarna neden?”

Bir an sustum.

Gerçekten de makarna yememek gerektiğine o kadar uzun süre inanmıştım ki, elimdeki tabağı sanki gizli bir suç deliliymiş gibi görmeye başladım. Üstelik makarnayı sade değil, domatesli ve az miktarda zeytinyağlı bir sosla hazırlamayı düşünüyordum.

O gece kendime şu soruyu sordum:

Diyette olmak gerçekten sevdiğimiz bütün yiyeceklerden vazgeçmek anlamına mı geliyor?

Bu sorunun cevabını ararken sadece kalori hesabına değil, makarnanın soframızdaki yerine, sosların neden “tehlikeli” gibi algılandığına ve sağlıklı beslenme kavramının zaman içinde nasıl değiştiğine de bakmaya başladım.

İlk Şüphe: Makarnayı Asıl Suçlu Yapan Neydi?

Ertesi gün Mert'le bir kafede buluştuk. Mert'in yaklaşımı her zamanki gibiydi: Önce problemi tanımlıyor, sonra çözüm arıyordu.

“Bence mesele çok basit,” dedi. “Ne kadar makarna yiyorsun, sosun içinde ne var, yanında ne tüketiyorsun; bunları hesaplarız.”

Onun bu yaklaşımında hoşuma giden bir şey vardı. Konuyu “makarna iyi mi kötü mü?” gibi siyah-beyaz bir tartışmaya çevirmiyordu. Porsiyon, içerik ve toplam beslenme düzenine bakıyordu.

Tam o sırada yanımıza arkadaşımız Elif geldi. Konuyu anlattığımda gülümsedi.

“Ben daha farklı bir şey sorardım,” dedi. “Sen makarnayı neden yemek istiyorsun?”

Mert kaşlarını kaldırdı.

“Acıktığı için olabilir mi?”

Elif güldü.

“Olabilir. Ama belki de yoğun bir gün geçirdi, çocukluğundan beri sevdiği bir yemeği yemek istiyor, arkadaşlarıyla sofrada aynı şeyi paylaşmak istiyor veya diyet yaparken sürekli kendini kısıtlamaktan yoruldu.”

İşte o anda konuşmanın yönü değişti.

Mert çözümün matematiğini düşünüyordu. Elif ise yemeğin hayatımdaki anlamını.

Bence sağlıklı beslenme konusunda ikisinin de bakış açısı gerekliydi. Beslenmeyi yalnızca rakamlara indirgemek insanın gerçek hayatını görmezden gelebilir; sadece duygulara odaklanmak da enerji dengesi ve porsiyon gibi önemli gerçekleri gözden kaçırabilir.

Üstelik bunu “erkekler böyle, kadınlar şöyle” diye kesin bir kurala dönüştürmek de doğru olmaz. Mert'in stratejik yaklaşımı bir karakter özelliğiydi; Elif'in empatik yaklaşımı da onun kişiliğinden ve insan ilişkilerine verdiği önemden kaynaklanıyordu.

Bana kalırsa asıl mesele cinsiyetten çok, aynı soruna farklı pencerelerden bakabilmekti.

Makarnanın Kötü Şöhreti Nereden Geliyor?

Bu noktada biraz araştırma yaptım.

Makarnanın özellikle son birkaç on yılda “diyet düşmanı” gibi görülmesi bana ilginç geldi. Oysa makarna, dünyanın farklı mutfaklarında uzun zamandır kullanılan temel karbonhidrat kaynaklarından biri.

İtalyan mutfağında makarna yalnızca karın doyurmak için yenilen bir yiyecek değil; aile, bölgesellik ve sosyal paylaşım kültürüyle de bağlantılı. Türkiye'de de makarnanın hikâyesi benzer biçimde evrildi. Öğrenci sofralarından aile yemeklerine, hızlı hazırlanan akşam öğünlerinden restoran menülerine kadar hayatımızın farklı dönemlerine girdi.

Sonra “diyet” kavramı değişti.

Bir dönem az yağlı beslenme öne çıktı. Başka bir dönemde karbonhidratlar tartışmanın merkezine yerleşti. Daha sonra yüksek proteinli beslenme, düşük karbonhidratlı yaklaşımlar ve çeşitli popüler diyet modelleri gündeme geldi.

Her dönemde bazı yiyecekler adeta “iyi” veya “kötü” ilan edildi.

Makarna da zaman zaman bu kategorileştirmenin kurbanı oldu.

Oysa beslenme bilimi, tek bir yiyeceği şeytanlaştırmaktan çok toplam beslenme düzenine, porsiyonlara, bireysel ihtiyaçlara ve yiyeceğin hazırlanış biçimine bakmayı gerektiriyor.

Harvard T.H. Chan School of Public Health gibi güvenilir kaynaklar da karbonhidratların tamamen ortadan kaldırılması yerine karbonhidratın kaynağına ve genel beslenme kalitesine dikkat çekiyor.

Bu benim için önemli bir farktı.

Çünkü “makarna yiyebilir miyim?” sorusunun yanında aslında şu sorular da vardı:

Ne kadar?

Nasıl hazırlanmış?

Yanında ne var?

Günün geri kalanında ne yedim?

Ve en önemlisi, bu beslenme biçimini uzun vadede sürdürebiliyor muyum?

Asıl Mesele Sosmuş: Tencerenin Başındaki Küçük Deney

Bir hafta sonra evde küçük bir deney yapmaya karar verdim.

Aynı miktarda makarnayı üç farklı şekilde hazırladım.

İlkine sadece biraz tuz ekledim.

İkincisini domates, sarımsak, karabiber ve çok az zeytinyağıyla yaptım.

Üçüncüsüne ise bol miktarda krema, tereyağı ve peynir ekledim.

Üç tabak da makarnaydı.

Fakat enerji yoğunlukları, yağ miktarları ve doyuruculukları aynı değildi.

İşte burada “soslu makarna” ifadesinin ne kadar geniş bir alanı kapsadığını fark ettim.

Domates, sebze, sarımsak ve baharatlarla hazırlanan hafif bir sos ile krema, bol peynir ve yüksek miktarda yağ içeren yoğun bir sosu aynı kefeye koymak mantıklı değildi.

Mert hemen not defterini çıkardı.

“Tam olarak bunu söylüyorum,” dedi. “Makarna değil, tarifin tamamı.”

Elif ise tabağa baktı.

“Bir de yanında ne olduğuna bakmak lazım.”

Haklıydı.

Makarnanın yanında büyük bir kase salata, yoğurt veya sebze bulunmasıyla; makarnanın yanında ekmek, tatlı ve yüksek kalorili içeceklerin bulunduğu bir öğün aynı değildi.

Bu bana diyetin aslında tek bir yiyeceği sorgulamaktan çok, bütün tabağı ve hatta bütün günü değerlendirmek olduğunu düşündürdü.
 
Üst